Tarım; doğanın ve insanlığın geleceği

Günümüzde salt verimliliği ve teknolojik çözümleri hedef alan perspektifler yerine; bütünselci, üretim ve tüketimi birlikte düşünen yaklaşımlarla sürdürülebilir bir gelecek kurulabilir. Tarımın geleceği, toplumların ve dünyanın geleceği demek.

2030’da dünya nüfusunun yüzde 60’ının şehirlerde yaşayacağının beklendiğini, şehirlerde tarımın toplumsal ve ekolojik boyutlarının tartışılır hale geldiğini belirtmek gerekir. Günümüzde iklim krizi, gıdalarla ilgili korkular, yoksulluk ve açlık sıklıkla gündemde yer alıyor. Son 20-30 yıldır her zamankinden daha fazla yiyecekten konuşur hale geldik. İnsanlar için yemek, bir taraftan kaygı ve korku nesnesi. Hormonlu gıdalara karşı tutum buna bir örnek. Ayrıca çevre, tarımla alakalı olduğu için yaşadığımız olağandışı hava hareketlerini ve iklim değişikliklerini insanlar deneyimliyorlar. Dolayısıyla çevresel nedenlerle de gıdaya karşı ciddi kaygılar yaşıyoruz. Diğer taraftan gıda büyük bir arzu nesnesi. Yemekle ilgili anılarımızı, deneyimlerimizi başkalarıyla paylaşıyoruz. Örneğin, yemeğe başlamadan fotoğraf çekip sosyal medyada paylaşıyoruz.

Gıdanın hem bir kaygı hem de bir arzu nesnesi olmasının gıdaya yabancılaşmamızdan kaynaklandığını, gıdanın üretiminde, tüketiminde on binlerce hikâyenin olduğunu, ancak şehirlilerin bu hikâyelerden soyutlanarak bu süreçlerden yabancılaştığını vurgulamak istiyorum.

Tarım üreticilerinin ekonomik kırılganlıkları artıyor

Kırsala bakıldığında ise tarımda ve gıda üretiminde liberalleşmenin etkisiyle; tarımla ilgili toprak, su, emek ve genetik kaynaklar gibi her türlü girdinin gittikçe metalaştığını ve kırsal bölgede tarımın giderek ticari alanın bir parçası haline geldiğini belirtmek gerek. Bugün üreticiler daha çok ticari amaçlarla üretim yapıyor. Özellikle güney ülkelerde, geçimlik üretimden ticari üretime kitlesel düzeyde kayışlar söz konusu. Tarım üreticilerinin daha fazla ticari sektörle angaje olmaları ve bağımsızlıklarının azalması, ekonomik kırılganlıklarının artması anlamına geliyor. Tarımsal araziler ya kullanılmaz hale geliyor ya da tarım dışı amaçlarla kullanılabiliyor. Son 15 senedir enerji, turizm, madencilik gibi sektörlerle tarımsal arazilerin tarım dışı amaçlarla kullanıma açıldığını görüyoruz.

Günümüzde insanlar doğal ve yenilenebilir kaynakları hızla tüketmeye devam etmekte ve dünya ekosistemine ciddi zarar vermektedir. 1300 bilim insanı tarafından hazırlanan Milenyum Ekosistem Değerlendirme Raporu'na göre ekosistemimiz son elli yılda, hızla artan nüfusa bağlı olarak yiyecek, temiz su, kereste, lif ve akaryakıt ihtiyacının karşılanması için insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar bir hızla değişikliğe uğramıştır. Örneğin, 1945 yılından sonra tarıma açılan arazilerin yüzölçümünün 18 ve 19. yüzyılda açılanların toplamından daha fazla olduğu, 1913 yılında icat edilen sentetik azotlu gübrelerin yarısından fazlasının 1985'ten sonra kullanıldığı gibi çok önemli verilere ulaşılan raporda, olası global kirlilik tehdidinin ortaya konması amaçlanmıştır.

Gıda dağılımındaki eşitsizlikten kaynaklı küresel açlık ile mücadele gezegenimizin önemli problemlerinden bir diğeridir. Çünkü her gün 30 bin dolayında çocuk yetersiz beslenme nedeniyle ölürken, Batı Avrupa ülkelerinde her üç çocuktan biri aşırı şişmandır. 

Gıda dağılımındaki eşitsizliğin farkındalığını sağlamak amacıyla oluşturulan Milano Protokolü bir sivil toplum hareketidir ve açlığı bitirmeyi, sürdürülebilir ve adil tarım politikalarının benimsenmesini ve gıda israfının %50 azaltılmasını hedeflemektedir. İsraf, yetersiz ve kötü beslenme ile mücadele, doğal kaynaklara eşit erişimi teşvik etme ve üretim süreçlerinin sürdürülebilir yönetimini güvence altına alma artık günümüz dünyasının önemli konuları haline gelmiştir. 

Gıda ve temiz su kaynaklarına sahiplik, ülkelerin dünya üzerindeki yerini de belirlemektedir. Türkiye tam bu noktada üretim potansiyelini değerlendirebilir ve tarımsal kalkınmanın önemini tekrar hatırlayabilirse kendi kendine yetebilir ülke konumuna geri dönebilecektir.

Stratejik bir öneme sahip olan tarım sektörü, gelişmiş ülkelerin öncelikli ve ayrıcalıklı konularından bir tanesidir. Gelişmişlik seviyesi açısından önem arz eden Amerika, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda gibi pek çok ülke tarımda ileri teknolojileri uygulamakta ve ARGE çalışmalarına önem vermektedir. Bu ülkeler en güçlü politik amaçlarından biri olarak ise tarımı kullanmaktadır. Türkiye sahip olduğu coğrafi yapı ve ekolojik koşullar sayesinde, ürün çeşitliliği ve miktarı yönünden tarımsal üretimde büyük bir potansiyele sahip olmasına rağmen, tarım politikaları konusunda oldukça başarısız öngörüsüz ve plansız bir şekilde yönetiliyor. Bu potansiyel; akılcı, etkin ve planlı kullanılabilirse, sürdürülebilir kalkınma planlarına ve söylemlerine uyumlu biçimde büyüme sağlanarak, tarımsal üretimde hak edilen yerin alınabileceğini, üreticisinden çiftçisine kadar herkes kulaklarını tarıma tıkayan politikacılara yüksek sesle dile getiriyor.

Tarımsal üretimde en önemli faktör olan toprağın ve verimliliğinin korunması öncelikli konulardandır. Yeterli ve güvenilir gıdaya ulaşımın sağlanması ve sağlıklı gelecek nesillerin yetiştirilebilmesi için kırsal kalkınmaya öncelik tanınması, tarımsal ekonominin gelişimi ve tarım arazilerinin sürdürülebilir bir şekilde kullanımı ile mümkün olabilecektir.

Tarımda istihdam oranı az, çiftçilerin yaşı fazla

Tarımın gelecekteki sürdürülebilirliği açısından üretici profilinin iyi gözlenmesi gerektiğini, çeşitlilik gösteren üretim biçimlerinin tarihsel ve sosyolojik değişkenlerle alakalı olduğunu bilmek gerek. Tarımda istihdam oranının Avrupa dâhil pek çok ülkede düşük olduğunu anımsatarak şunu ifade etmek istiyorum; Türkiye’de nüfusun %17-18’i tarımla alakalı işlerde çalışıyor. Çiftçide ortalama yaş ise 50 üstü. Yani dünyaya örnek gösterilen ülkelerde bile gençler tarımla ilgilenmiyor ya da çiftçi olmak istemiyorlar. Atalık tohumları kullanarak buğday yetiştiren tarımsal üreticilerin çoğu pazara uzak dağ köylerinde yaşayan geçimlik üretim yapan yaşlı çiftçiler. Tarım; mekândan teknolojiye ve  girdilere varıncaya kadar birçok unsuru yakından ilgilendiriyor. Tüm paydaşların ve kullanıcıların ihtiyaçlarının ve gelecek hayallerinin tarımda tasarım sürecine dâhil olması gerekiyor. Günümüzde salt verimliliği ve teknolojik çözümleri hedef alan perspektifler yerine; bütünselci, üretim ve tüketimi birlikte düşünen yaklaşımlarla sürdürülebilir bir gelecek kurulabilir. Tarımın geleceği, toplumların ve dünyanın geleceği demek.

Sonuç olarak diyebiliriz ki…

Türkiye’de tarımsal kalkınmanın, özellikle organik tarım ve iyi tarım uygulamaları gibi sertifikalı üretim sistemlerinin desteklenmesi, alternatif ürün deseni gelişiminin sağlanması, tıbbi ve aromatik bitki türlerinin kültüre alınması ve endemik türlerin korunması, kırsal kalkınma politikalarının iyi değerlendirilmesi ve hatta kırsal dönüşüm yatırımlarına hak ettiği önemin verilmesi, sanayi-üniversite-tarım işbirliği modellerinin geliştirilmesi, modern tarım teknolojilerinin aktif kullanılması, kooperatifleşmenin ve tarımsal sanayinin gelişiminin desteklenmesi konularının birlikte değerlendirilmesi ile gerçekleşmesinin mümkün olabileceği düşünülmektedir.

Öne çıkan haberler!