Sapiens: Uygarlığın temeli kolektivite mi bireycilik mi?

Sapiens’in (yani akıllı insan) kendini negatif ya da pozitif özelliklerle doğanın üstünde ya da en iyi ihtimalle ekosistemin en tepesinde görmesi hep karşılaştığımız şeydir. Fakat Sapiens ekosistemin içine doğa tarafından aklı ile eklemlenmiştir ve bu bir üstünlük belirtisi değildir.

Kitabı okumaya başlayıp biraz ilerlediğimde yazarın biyolog olabileceğini düşündüm. Daha sonra ilerleyen sayfalarda yazarın tarihçi olduğunu fark ettim. Kitabın yarısını bitirdiğimde hayvan endüstrisi eleştirilerine vurgunun çok olması nedeniyle yazarın vejetaryen olabileceğini düşündüm, fakat vegan olduğunu öğrenmiş oldum.

Sapiens adlı kitap çıktığı günden bu yana kendini okutmaya devam ediyor. Tek solukta olmasa da hızlı bir şekilde okudum. Kitabın birinci bölümünde Stadel aslanının nasıl bir otomobil devinin sembolüne dönüştüğünü ve bizim hayatımızda nasıl yer edindiği anlatılmış. Giriş için güzel ve çarpıcı bir hikâye ile başlanmış. Kitabın ilk çarpıcı iddiası ‘atalarımızın doğayla uyum içinde yaşadığını iddia eden doğaseverlere inanmayın’ cümlesidir. Doğanın en ölümcül türü olarak Sapiens’in tarihin ya da tarih dışının hiçbir döneminde ekosistem zinciri içinde uyumlu bir konumunun olmadığını söylüyor. Buna katılmamız mümkün değil, doğayla uyum içinde yaşamadığımız, yani doğanın üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığımız tezi ne kadar doğruysa bizim ekosistem içinde yapısal olarak uyum dışı olduğumuz iddiası o kadar yanlıştır.

Sapiens’in (yani akıllı insan) kendini negatif ya da pozitif özelliklerle doğanın üstünde ya da en iyi ihtimalle ekosistemin en tepesinde görmesi hep karşılaştığımız şeydir. Fakat Sapiens ekosistemin içine doğa tarafından aklı ile eklemlenmiştir ve bu bir üstünlük belirtisi değildir. Bununla ilgili ya olumlu (aklı kutsayan) ya da olumsuz (doğayı tahrip ettiğimizi varsayan) bir tavır takınırız. Doğanın tahribatı konusunda net bir şey söylemek zor fakat aklın ya da rasyonalitenin düşündüğümüz kadar kutsal ya da yüce olmadığını söyleyebiliriz. (Daha fazla fikir sahibi olmak isteyenler Horkheimer’ın  Amerikalılar için yazdığı ‘’akıl tutulması’’ kitabına bakılabilir.)

İkinci kısım tarım devrimini ele almış. Temel tezi tarım devriminin insanın genetik ve biyolojik yapısına ters olduğudur ve bu ters durum olmasına rağmen nasıl oldu da biz tarım devrimine geçtik. “Evrimin geçer akçesi ne açlık ne de acı çekmektir, sadece DNA sarmallarının kopyalanmasıdır.” Bu çarpıcı cümleye ise katılmamız mümkün değil. Bunun nedeni ise bunu fazlasıyla biyo-genetik bir determinizm olarak görmemizdir. Aklı başında hiç kimse genetik ve biyolojik yapının dışarda kaldığı bir evrim sürecini düşünemez. (Dinlerin Âdem Havva'sı, tanrının çocuğu, seçilmiş kabileler vs. safsatalarına inananlara lafımız yok, onları Allah ıslah etsin) Fakat Sapiens’in sosyal ilişkilerini, dış etken kaynaklı biyolojik değişimlerini göz ardı etmek hiç de mantıklı değil. Hamileliği üzüntü ve sosyal huzursuzluk içinde geçen bir kadının doğuracağı çocuğu ve o çocuğu büyüttüğü sosyal ve coğrafi koşulların ne kadar belirleyici olduğunu tartışmak bize göre afakidir.

Üçüncü kısım bizim için ufuk açıcıdır, özellikle emperyalist vizyon ve imparatorluk fikri üzerine söylenenler, paranın evrensel bir din olması konuları bize göre de aynen öyledir. İmparatorluk ve emperyalist vizyon üstüne çok şey söylenilir elbette. Ama biz bu bölümü oldukça beğendik.

Dördüncü kısım olan bilimsel devrim bölümünde yazar gelecekle ilgili sosyal bilimler felsefesi kapsamında Popper’ci yaklaşımı benimsemiş ve gelecek vizyonu ile ilgili bilim ve genetik alanında mümkünlüğün sınırının olmadığını söylemiş. Biz burada yazarın çelişkili bir konum aldığını düşünüyoruz, Poperci yaklaşım kısaca, ‘gelecekte ne olacağını bilirsek buna müdahale etme şansımız olur ve böylece de müdahale sonucu öngörülmüş gelecek yaşanmaz ve  geleceği bilmemiz mümkün değil’ şeklindedir. Yazar bilimkurgu filmlerinin insan aklının sınırları temelinde bir gelecek tahayyülü olduğunu vurgulamış (haklıdır). Fakat kendini bir bilimkurgu yazarına dönüştüreceği birtakım mümkün olan şeyleri korku ve endişe yaratarak, bazen de umut ve sevinç aşılayarak yapmış. Elbette yazarın tutarlı olmayan bir tarihsel-bilimsel akış izlemesi bir tercih olabilir ve böylece söylediklerinin spekülasyon olduğunu bize aktarabilir. Fakat Sapiens’in tarihini belli bir bağlam içinde verdikten sonra Nietzsche'ce bir sıçrama ile omuzlarındaki yükü atmaya çalışmak ciddi bir yazarın yapacağı bir iş olmamalı bize göre. Bu kitabı ne umutlarla okumuştum hâlbuki. Hayal kırıklığına uğramadım ama umduğumu da bulamadığımı söylemeliyim.