Adı Üzerinde (3)

CEDAW, ardından CEDAW Komitesi’nin tavsiye kararları, AİHM içtihatları derken Avrupa çapında kadına karşı şiddete özgün bir metin ihtiyacı gündeme geldi. Nihayetinde İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011’de imzaya açıldı ve Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Tekrar altını çizmek gerekirse;Sözleşme’yi imzalamak üzere ilk kolları sıvayan devlet Türkiye’ydi.

Ne denmişti: Adı üzerinde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin temelinde toplumsal cinsiyet ayrımcılığı yatar.

Bu husus İstanbul Sözleşmesi’nden evvel, CEDAW Komite’nin 19 nolu tavsiye kararının yanı sıra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında da yer buldu. “İnsan haklarının uluslararası anlamda korunması ve geliştirilmesi sürecinde erkek egemenliğinin tesirinin bir hayli fazla olduğu” konusundaki eleştirilerin hedeflerinden biri olan AİHM,olumlu bir takım içtihatlarla bu eleştirilere karşılık verdi. Hatta İstanbul Sözleşmesi’nin giriş bölümünde sözleşmenin oluşumunda “kadına yönelik şiddet alanında önemli standartlar belirleyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadının büyüyen organlarının dikkate alındığı” ifade ediliyor.

Mahkeme kendisine yöneltilen eleştirileri –en azından bu karar özgülünde[1]- bertaraf eden kararını ancak 2009’da verebildi: Opuz v. Türkiye kararı.[2] Bu karar İstanbul Sözleşmesi’ne giden süreç bakımından son derece mühim. Zira Mahkeme’nin davaya konu vakalar nezdinde kadın hakları tarihi bakımından çok önemli belirlemeleri mevzu bahis.

Mahkeme’nin özel kişilerin başkalarının yaşamını tehdit eden eylemlerine dair devletin pozitif yükümlülüğünün yeniden altını çizdiğibu kararında, CEDAW’a atıf yapılarak, kadına karşı şiddet bir ayrımcılık türü olarak belirlendi.“Türkiye’deki genel ve ayrımcı adli pasifliğin, kasıtlı olmasa dahi, esas olarak kadınları etkilediğine ilişkin”[3]bir belirleme yapıldıve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 3. maddesiyle birlikte, 14. maddeden, yani ayrımcılık yasağı bakımından da ihlal kararı verildi. Bu karar kadına karşı şiddete ilişkin bir başvuruda aynı zamanda ayrımcılık yasağının ihlaline de karar verilen ilk AİHM kararı. Bugün İstanbul Sözleşmesi’nde açıkça belirtilen “ev içi şiddetin cinsiyet ayrımcılığından kaynaklandığı ve bu yüzden cinsiyet eşitliği için mücadelenin şiddete karşı mücadelede temel rol oynadığı” hususu, bu aşamada içtihat hukukunda yerini buldu. 

CEDAW, ardından CEDAW Komitesi’nin tavsiye kararları, AİHM içtihatları derken Avrupa çapında kadına karşı şiddete özgün bir metin ihtiyacı gündeme geldi. Nihayetinde İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011’de imzaya açıldı ve Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Tekrar altını çizmek gerekirse;Sözleşme’yi imzalamak üzere ilk kolları sıvayan devlet Türkiye’ydi.

Adı Üzerinde

Adı üzerinde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin temelinde toplumsal cinsiyet ayrımcılığı yatar.

Nitekim İstanbul Sözleşmesi’nin giriş bölümünde “kadınlarla erkekler arasında hukuki ve fiili eşitliğin gerçekleştirilmesinin, kadına yönelik şiddeti önlemede anahtar bir unsur olduğundan” bahsediliyor. Bu ifade kadına yönelik ayrımcılığın şiddetin temel nedeni olduğu gerçeğini yansıtmasının yanı sıra, Sözleşme’nin temel amacını da ortaya koymakta. Sözleşme adı üstünde kadına karşı şiddeti ve ev içi şiddeti önlemeyi hedeflemekte ve bu noktada kadın erkek eşitliğini sağlamak temel unsur olarak ortaya çıkıyor. Öyleyse; Sözleşme’nin amaçlarından biri “kadınlarla erkekler arasındaki hukuki ve fiili eşitliğin inşa edilmesi”.  Bu amaç, benzer şekilde Sözleşme’nin 1. maddesinin 1. fıkrasının b bendinde de düzenleniyor. Burada “gerçek kadın erkek eşitliğini teşvik” adına “kadınların güçlendirilmesinden” bahsediliyor. Bunun için de Sözleşme dört temel yükümlülüğe yer veriyor: koruma, önleme, kovuşturma ve kapsamlı politikalar tasarlama (4 P: Protection, prevention, prosecution, policymaking).

  1. maddenin ilk fıkrasında altı çizilmiş olan toplumsal cinsiyet kalıplarını yıkmak için gerekli tedbirlerin alınması yükümlülüğü özel bir öneme sahip. Zira temel neden yok olursa, etki ve sonuçları da yok edilebilir. İstanbul Sözleşmesi’nin bu bağlamdaki önemini AK ve Af Örgütü şöyle belirtiyor:

“İstanbul Sözleşmesi'nin önleme yaklaşımı, uluslararası ve Avrupa içtihadını ve standartlarını, yanı sıra ulusal düzeyde geliştirilmiş en iyi uygulamaları yansıtmaktadır. Bu, basmakalıp düşünceleri ve ön yargıları, adetleri, gelenekleri ve tüm diğer kadınların daha aşağı olduğu fikrine ya da erkek ve kadın için kalıplaşmış rollere dayalı pratikleri ortadan kaldırmak amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarındaki değişikliklerin teşvik edilmesi için önlemlerin geliştirilmesini gerektirir.”[4]

Sözleşme’nin nihai amacı aslında Giriş kısmında veriliyor: “Kadına karşı şiddet ve aile içi [orijinal metinde ev içi şiddet] şiddetten arınmış bir Avrupa yaratma”. Böylesi kapsamlı bir amacın ortaya konulması, üstelik bunun cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği + eşitliğinin sağlanması hedefiyle sıkı organik bağına yer verilmesi ciddi bir olumluluk. Belli ki aynı zamanda büyük bir korku ve kaçınma sebebi. Mesela Türkiye için…

Devam edecek…

 

[1] AİHM sonraki tarihli bazı kararlarında da önceki, eleştirilen tutumuna geri döndü.

[2]Opuz v. Turkey, 33401/02, 9 June 2009.

[3]Opuz v. Turkey, par. 200.

[4]Council of Europe- Amnestyİnternational, TheCouncil of Europe Convention on PreventingandCombatingViolenceagainstWomenandDomesticViolence “ A TooltoEndFemaleGenitalMutilation”, Council of Europe Publishing, 2014, Strasbourg,  s. 11.

Öne çıkan haberler!